› ALIŞVERİŞ

› GIDA GÜVENLİĞİ

KONSTANTİN'İN SIRRININ SIRRI

Gizemli ressam Mehmet Siyah Kalem'in, Fatih Sultan Mehmet olabileceğini düşünerek yola koyulan yazar, bürokratik engeli aşamadığı gibi bir de küçümsendi. Sonrasında ise son günlerin çok konuşulan kitabını yazdı...

07 Temmuz 2010 Çarşamba 10:24
 Yaşar İliksiz; gazeteci, şair, araştırmacı, yazar, tarihçi… Son günlerin tartışılan kitabı Konstantin’in Sırrı; onun kaleminden çıkan bir roman… Ve tarihin bilinmeyen sayfalarını, göz ardı edilen belgeleri bu kitapta görmek mümkün. Fatih Sultan Mehmed’den bugüne sadece bir karikatür kaldı. Oysa Fatihin ilminden, sanatsal zekasından eser yok. Peygamber Efendimizin övgüsüne mazhar olmuş bir komutan olan Fatih Sultan Mehmed’in tarihte hak ettiği yerde olmadığını, tarih sayfalarından kazındığının altını çiziyor yazar.

İstanbul’un fethinde özellikle Ermenilerin ve Rumların Katolik Bizans’ın elinden zulüm gördükleri için Osmanlının yanında olmuşlar ve bizzat fetihte çok yardımcı olmuşlar. Romanda en çok dikkatimi çeken; olaylar, belgeler, kişiler ustaca bir kurgu ile işlenmiş. Bunun püf noktası da öğreniyoruz ki yazar Türkiye’de bugüne kadar çıkmış olan bütün çizgi roman serilerini bütün ciltleriyle okuyup, hatmetmiş biri.

Onun için süper kahraman olgusu nedir, okuru nasıl cezp edeceğini çok iyi biliyor. Konstantin’in Sırrı, okunması gereken bir roman ki en çok okunan kitaplar listesinde… Bu başarı da tesadüf değil.

“Hem Mesnevi’yi okumuşum hem de Bostan ve Gülistan’ı biliyorum. Hem Hafız’dan beslenmişim hem de Ömer Hayyam’dan. Öte yandan Stephen King’in insanları nasıl etkilediğini, nasıl korkutup ürküttüğünü biliyorum. Alacakaranlık hikâyelerinin gücünü biliyorum. Şimdi bütün bunların hepsini harmanlayarak bizim olan yerli sentez oluşturmaya uğraştım.” diyor yazar.

Yaşar İliksiz aynı zamanda Haber7.com’un Genel Yayın Koordinatörü… En çok okunan haber sitesi olması itibariyle ayrıca buradan da bir başarı öyküsü çıkabilir.

ÇOCUKLUK ÇİZİMLERİNİN OLDUĞUNU OKUDUM

“Konstantin’in Sırrı” kitabınızdaki olaylar, mekânlar ve kişiler gerçek mi?
Yüzde 80 oranında gerçek, yüzde 20 oranında hayal ve kurgu. Tabii kurgu çok geniş bir zamana yayıldığı için biraz daha ön plana çıkıyor.

Bu kitabın çıkış noktası nedir? Nasıl karar verdiniz böyle bir kitap yazmaya?
İlk çıkış noktası ressamların bana Fatih Sultan Mehmed’in, Mehmet Siyah Kalem olabileceği noktasındaki düşünceleriydi. Ben bunu haber yapmak istedim ama kimse söylemeye yanaşmadı. Sonra bu söylemin gerçek olup olamayacağının bilimsel delillerini aramaya başladım. Çünkü eksperlerin kâğıt üzerinden bakıp olabilir ya da bu çizgiler buraya evrimleşebilir şeklindeki tezleri bana göre yeterli değildi. Tam da bunu nasıl yapacağımı düşünürken bir gün Fatih Sultan Mehmed’in çocukluk çizimlerinin olduğunu okudum. Ama söz konusu defterle ilgili A. Süheyl Ünver’in yayınlamış olduğu birkaç tane portre ve çizim dışında Fatih’in de çizdiğinden hiç haberimiz yoktu. Yani deftere ulaşmam gerekiyordu. Açıkçası deftere ulaşmam umduğumdan daha fazla zaman aldı. Çünkü Topkapı Sarayı müzesine ne zaman gitsem defterin tadilatta olduğunu söylediler. Herhalde bana vermiyorlar dedim. Buna ihtiyacımız var diyerek Prof ve doçentleri gönderdik. Onlar da gidince yine tadilatta dediler. Haber yapmak için gazetecilerin vasıtasıyla gittiğimiz de de hep aynı “tadilatta” cevabını aldık.

Ne kadar süre geçti?
Yaklaşık 4–5 yıl.

Bilgi verilmememsinde bir kasıt var o zaman…
Bir kasıt olup olmadığını bilemiyorum. Ama şu gerçek ki; bugün siz de gitseniz, herhangi biri de gitse o defteri göstermiyorlar.

Herkese göstermemeleri çok normal ama araştırma yapan tarihçilere, gazetecilere de göstermiyorlarsa bir sorun var demektir.
Şu an tadilatta olduğu için veremediklerini söylüyorlar. En sonunda bir dergi için 12 sayfasının filmlerini almayı başardım. Sonuçta bu elimizde maddi bir delildi. Bir tarafta Mehmet Siyah Kalem’in çizimleri, bir tarafta Fatih Sultan Mehmed’in çizimleri var. Şimdi modern dünyadaki son teknoloji ile her iki çizime bakıp bunların birbirinin aynısı olup olmadığını anlamak mümkün.

ÜNLÜ BİR GAZETECİ OLMA DERDİNDEYDİM

Bunun için başvurunuz oldu mu?
Dergideki arkadaşlarımla beraber başvurduk. Çekmiş olduğumuz filmleri ve Mehmed Siyah Kalem’in daha önce yayınlanmış olan kitaptaki çizgilerini polise teslim ettik. Kriminal servisinden bize ilk gelen bilgi çizgiler arasında yüzde 80 – 90 arasında benzerlik olduğu. Bu arada çok önemli olan bu bilgiyi haber yapıp ünlü bir gazeteci olma derdindeyim. Henüz daha ortada roman yok Polisten bilgileri alınca bunun yeterli olduğunu düşündük. Ancak yazılı bir rapor gerekiyor. Fakat kriminal servis bunu veremiyor, çünkü Ankara’dan onaylanması ve oradan verilmesi gerektiği şeklinde bir açıklaması oldu.

İLBER ORTAYLI, MURAT BARDAKÇI VARKEN SANA MI DÜŞTÜ BU İŞ

Peki daha alabildiniz mi Ankara’dan onayı?
Ankara ile konuşmamız romana aşağı yukarı aynen yansıdı. “İlber Ortaylı, Murat Bardakçı varken sana mı düştü bu iş” dediler. Ben de; “Sana ne kardeşim, bu olayın seninle alakası ne?” dedim. Sonra da orada çalışan memur; “ Ben kâğıt eksperiyim söz konusu kağıt Fatih’in değil” dedi. “Bunu nerden çıkartıyorsun? Ben sana kâğıt göndermedim ki…” Ben konuyu çok iyi araştırdığım için hazırlıklıyım ve biliyorum. O dönemde üretilen kâğıtlarda filigranlar var. Şimdiki gibi değil, fabrikada parti parti üretiliyor. Her parti üretiminde arasına bir filigran konuluyor. Dolayısıyla o partide üretilmiş olan kağıdın nerede kullanıldığını tespit etmeniz mümkün. Bunların araştırmasını A. Süheyl Ünver yapmış. Aynı şey II. Murat döneminde, Anadolu’da bir yerde, bir tapu tahrir defterinde kullanılıyor. Dolayısıyla Fatih’in defterindeki kağıt kesinlikle II. Murat döneminde Avrupa’dan gelen bir kağıt, buna kuşku yok.

Ama oradaki arkadaş, “Kesinlikle bu kağıt bunun değil” diyor. Dedim ki; “A. Süheyl Ünver öyle olduğunu söylüyor, siz kâğıt eksperi olarak başka bir şey söylüyorsunuz.” O zaman kardeşim sen resmi bir kuruluşu bu işe niye alet ediyorsun” dedi. Sonuçta iş çıkmaza girdi, raporu alamadık. Orada kaldı. Ben de bu adamdan intikamımı nasıl alacağımı düşündüm ve “Ancak bir roman yazarak intikamımı alırım” dedim.

BÜROKRATTAN İNTİKAM ALMAK İÇİN YAZILAN BİR ROMAN

Bürokrattan intikam almak için yazılan roman diyebilir miyiz?
Kesinlikle… Zaten söz konusu konuşmayı da birebir verdim. Ama tabii bunlar hep afaki olduğu için ne söyleseniz boş.

Yaşar Bey, gazeteci, yazar ve aynı zamanda da tarihçi olarak Mehmed Siyah Kalem Fatih Sultan Mehmed mi sizce?
Ben bu konuda hakikaten fikir beyan edemem. Çünkü resimden anlamıyorum…
Eksper derecesinde uzman olan ressamlar O’nun olduğunu söylüyorlar. Şimdi benim yaptığım araştırma sonucunda yüzde 80 – 90 oranında benzerlik dolduğunu polisten kulağımla duydum. Dolayısıyla şimdi bu kadar bilgi arasında ben de yüzde 80 – 90 “O’dur” derim. Ama bir de mantıksal düşünüyorum. Fatih’in kendi portesini neden yaptırdığı belli zaten. Fatih bu tür çizimler yapmış olsa mutlaka birilerine yansır, duyulur diye mantıken de düşünüyorum. Bunların rulolardan kesilmiş parçalar olduğunu da düşünürsek Mehmet Siyah Kalem’in çok sayıda resim yapmış olması gerekiyor. Fatih’in o kadar fazla sayıda resim yapacak zamanı var mıydı? Bunu nerede, nasıl yaptı? Bu mantık açısından bana çok tutarlı gelmiyor. Ama diğer yandan dediğim gibi eksperlik derecesinde resim bilgisi olan insanlar O’nun olduğunu söylüyorlarsa ve yaptığım araştırmalarda da böyle bir bilgi alınca mantığım ile elimdeki veriler arasında kalıyorum. Bana göre değil ama ulaştığım bütün bilimsel veriler de “O’dur” deme ihtimalini çoğaltıyor.

FATİH'İN SANATSAL ZEKÂSINA YÖNELİK BÜTÜN VERİLER KAZINMIŞ

Fatih Sultan Mehmed’in tarih sayfalarında yeterince yer almadığını söyleyebilir misiniz?
Kesinlikle ben ona inanıyorum. İstediği kadar övsünler, istediği kadar yere göğe sığdıramasınlar bugün elimizde Fatih Sultan Mehmed’den sadece bir karikatür kalmıştır. O insanın ilmi, sanatsal zekâsına yönelik bütün veriler kazınmış gibime geliyor.


Yaşar İliksiz, "Konstanti'in Sırrı" isimli romanını, mesai arkadaşları Haber 7 Yayın Yönetmeni Ünal Tanık ve Nursel Tozkoporan'a anlattı...

BİZANSIN BÜTÜN ENTRİKALALARINI DA FETHETTİK

Fatih Sultan Mehmed’in tarih kitaplarında yer almasından neden korkuyorlar?
Şöyle düşünün; biz bugün Türkiye’de bir mücadele veriyoruz. Mücadelenin bir tarafında olanlar için diğer tarafın tezleri tamamen yok. Şimdi kim galip gelirse, galip gelenin tezi kalacak. Diğer hepsi tarihten silinip gidecek. Dolayısıyla aynı şey muhtemelen o zaman da vardı ki biz Bizans’ı fethettiğimiz zaman Bizans’ın bütün entrikalarını da fethettik. Onun farkında değiliz. Hatta Doğu Roma’dan önce Batı Roma’da bu problemi nasıl aşabileceklerini düşünmeye başlıyorlar. Çünkü iki de bir askeri darbe oluyor. Üçlü imparator yönetimine geçiyorlar. Yani tepede bir imparator var, onun altında eşit seviyede iki tane daha imparator var. Zaten Doğu Roma İmparatorluğu’nu kuran Konstantin de bu sistem içinde yetişiyor. Sezar’ın altında kalan eşit derecedeki iki imparator biri Konstantin diğeri Marcus Antonius ve arasında çekişme var. Bu çekişmeden doğan küskünlük bize İstanbul’a yeni bir imparatorluk kurmamızı sağlıyor. Dolayısıyla o derin kavgalar muhtemelen Fatih döneminde vardı ki bunu İstanbul’un fethi sırasında da görüyoruz.

Yani?
Yani birileri ısrarla fetih yapılmasın diye uğraşıyor. Birileri de yapılsın diye uğraşıyor. Artık Fatih o kadar ketum ki yağma yaptırmamak için şehrin teslim edilmesini sağlamaya çalışıyor. Şimdi Fatih İstanbul’un teslim edilmesi için uğraşırken, bir taraf ise fetihten vazgeçilmesi için kuşatmayı tamamen kaldırma yönünde baskı yapıyorlar. Bir takım unsurlar fethi bırakmayı ve girip yağma yapmak istiyorlar. Askerin en büyük geliri yağma o zaman. Bir kısmı da yağma yapmak için izin istiyor. Bu gerilim arasında en sonunda Akşemseddin bile Fatih’e ‘Yağmaya izin ver’ diye yazı yazmak zorunda kalıyor. Ve sonuçta yağmaya izin vermek zorunda kalıyor. Yapabildiği tek şey resmi binaları yağmalatmamak. Bunun dışında bir şey yapamıyor. Düşünsenize koskoca imparator çaresiz. Bir taraf, “Hayır İstanbul’u fethetmeyelim yoksa haçlılar üzerimize gelir, zor durumda kalırız” diyor. Öte yandan, “Hayır İstanbul bize barışla teslim edilmesin, biz girelim ve yağmayalım” diyenler var. İki sistem arasında çaresiz kalan bir imparator düşünün… Fatih bunları çok iyi püskürtüyor ve hepsini almayı da başarıyor. 1208’den sonra İstanbul’da Latinlerin bir yağması var ki korkunç. Haçlılar Kudüs’e gidip geliyorlar fakat İstanbul’daki zenginlikleri görünce, “Müslümanları boş ver, biz orayı değil burayı alalım” diyorlar. İstanbul’da taş üstünde taş bırakmıyorlar. O dönemde bütün kiliseler, kutsal emanetler yağmalanıp gidiyor.

KARDİNAL KÜLAHI GÖRMEKTENSE OSMANLI SARIĞI GÖRMEĞİ TERCİH EDERİZ

İstanbul’un fethinde Gayr-i Müslimlerin Osmanlı tarafında olması da enteresan değil mi sizce?
O dönemde kiralık askerler var. Osmanlı da kullanmıştır. Bir de özellikle Rumlar ve Ermeniler Ortodoks oldukları için Katolik Bizans’ın elinden çok zulüm gördüler. Hatta İstanbul’un fethi sırasında o meşhur sözle de yansıyor. “Kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz” diyorlar. O zaman Konstantin de korkunç bir baskı altında. Kimisi direnip savaşmak istiyor. Kimisi de; “Yeter artık teslim olalım, nereye kadar gidecek? diyor. Sonuçta ortada iki tane zor durumdaki başarılı hükümdarın mücadelesi var. Başaran Fatih oluyor ama Bizans bu unsurlara o kadar zulmetmiş ki özellikle Rumlar ve Ermeniler Osmanlıyı tercih ediyorlar. Bir de tabii Fatih’in onları özgür bırakacağı vaadi var. O dönemler bizim siyasetimiz bugünkü kadar kısır değil, çok geniş. Anadolu’daki temaslardan da zaten Osmanlının hoşgörüsünü ve kendilerine sağlanan avantajları biliyorlar. Dolayısıyla, “Böyle adaletli bir yönetim varken biz neden bu zalimlere katlanıyoruz?” şeklinde bir tercihten dolayı Ortodoks unsurların özellikle de Ermeni ve Rumların çok büyük yardımları var.

Romanın kahramanı neden bir gayrimüslim?
O tamamen kendiliğinden gelişen gayri ihtiyari bir şey oldu. Roman sanki canlı bir unsur gibi yazara müdahale ediyor. Şimdi Janet’in kazayı görmesi için bir kahraman gerekiyordu. Rumeli Hisarı’ndaki meşatlık unsurunu sorgulatmak için O’nu bir Ermeni kız yapmayı düşündüm. Bu hikâye başlangıçta küçük bir detaydı. Fakat bilgi, veri toplama ve bunları alt alta dizip neyi, nerede kullanacağımı saptama aşamasında işin rengi değişti. İşte o Janet benim bütün ana unsur olarak gördüklerimi ezerek ön plana çıktı ve hikayenin merkezine yerleşti. O zaman dedim ki; Ben bütün hikayeyi Janet üzerinden anlatayım… Çünkü Janet’in konumu gerçekten hem öteki hem de bizden olması unsuruyla bugünü sorgulamamıza yardım ediyor. Dolayısıyla o kendi kendini yaratan bir kahraman diyebilirim. Ben ara unsur olarak koymak istemiştim ama aşk nedeniyle geldi hikayenin merkezine yerleşti.

BİZ APTALDIK VE BİRİLERİ GELİP BİZİ KANDIRDI KARDEŞİM

Bir de Ayasofya’ya yeniden çan dikme hayalleri kurarak büyüyen bir çocuktan bahsediliyor. Neden böyle bir bölüm koydunuz?
Malum biliyorsunuz İstanbul’da çok sayıda şehir efsanesi var. Birilerinin Bizans’ı yeniden diriltme hayalleri var, birilerinin başka hayalleri… Bir de bizim tarihte gerçekten yüz karamız olan vakalar var. Bugün oturup, “Biz bunları niye yaptık? Sebebi nedir? diye kendimizi sorguladığımız zaman mantığını bulamadığımız şeyler. “Biz aptaldık ve birileri gelip bizi kandırdı kardeşim”den başka savunmamızın olmadığı bir takım olaylar var. Bunların yararının ve zararının ne olduğunun sorgulanmasını, benzer provokasyonlarda insanların nasıl sağduyulu davranması gerektiğini sorgulayacak bir şey gerekiyordu. Şimdi İstanbul’dan düşünün, siz yerli bir unsursunuz ve Beyoğlu’nda yaşıyorsunuz. Bir gün birileri gelip sizin dükkanınızı yağmalıyor ve sizi buradan yaka paça dışarı gönderiyor. Şimdi böyle bir psikoloji içinde büyüyen insanlar size karşı ne düşünürler? Bu insanların gönlünü tekrar fethedebilir miyiz? Bilmiyorum ama ben şuna inanıyorum ki böyle bir psikoloji içerisinde buradan gitmiş olsam mutlaka günün birinde gelip intikam almayı düşünürdüm. Bu da Türkiye üzerinde hesabı olan bir takım unsurların iştahını kabartan, kullanabilecekleri, rahatlıkla üzerine oynayabilecekleri figüranlar oluşturmaya kolaylık sağlıyor. Bu tehlikeye de dikkat çekmek istedim.

İSTANBUL’DAN BİR TAKIM ŞEYHLERİ, MÜRİTLERİ KOVALIYOR

Tekrar Fatih’in tarihten kazınması meselesine dönmek istiyorum. Bunda Fatih’in inançlı olması söz konusu mudur sizce?
Olabilir. Ben İstanbul’un fethinde bize gösterilmeyen bir unsur olduğuna inanıyorum. Düşünün Hz. Peygamber’in övmüş olduğu bir komutan var. O’nu Molla Gürani, Akşemseddin gibi sayamayacağım kadar çok sayıda alim yetiştiriyor. Kuran’ı ezbere biliyor, fıkıh biliyor. Bu insanın önünde dini tartışmalar yapılıyor. Ve müdahale ediyor. Öyle ki günlük hayatta yaşadığımız ameli noktalarda değil imanı konularda, üst düzey meselelerde görüş beyan edip hakemlik yapıyor. Şimdi böyle korkunç bir bilgiye sahip bir alim İstanbul’dan bir takım şeyhleri, müritleri kovalıyor. Bazı tekkeleri alıp mülklerini devletleştiriyor. Onları da Anadolu’ya sürüyor.

Peki bu insanlar neden sürülmüş olabilir?
Mutlaka bir sebebi vardır. Biz Anadolu’ya gönderilen unsurları I. Beyazıt’ın çevresinde görüyoruz. Şimdi Cem ile Beyazıt arasında bir tercih yapılması gerekirse neresinden bakarsanız bakın Cem Sultan tahta daha layık. I. Beyazıt’ın yetenekleri ile Cem’i alt etmesi mümkün değil. Hatta enteresan bir şekilde yeniçerilerin gönlü de Cem’den yana… Cem’in tahta geçmemesinde Gedik Ahmet Paşa en önemli unsurlardan biridir. Bizzat kendisi Cem’in lalasıdır ve Beyazıt’ı zerre kadar sevmiyor. Ama Gedik Ahmet Paşa bile Beyazıt’ın safında yer alıyor. Şimdi bu nasıl bir kumpas? Nasıl bir oyun? Tabii buraya gelene kadar bir şeyi görmek lazım. Böyle bir hükümdarın yerine gelen insana hemen veli sıfatı yapıştırılıyor. Bu sıfat daha sonraki aşamalarında verilmiş olsa sorun yok. 10 sene, 20 sene sonra Veli Beyazıt, sofu Beyazıt dense sorun yok. Ama daha tahta geçer geçmez böyle bir sıfat yapıştırılması enteresan. Sonra araştırıyoruz Beyazıt’ın gençliğinde afyon alışkanlığı olduğu ortaya çıktı. Beyazıt kendisini alıştıran bir lalasını idam ettiriyor, kendisine “Ayağını denk al” diye mektup yazıyor. Şimdi böyle birisi tahta sofu olarak geldiği zaman şüphelenmeniz gerekiyor. Ben bundan şüphelendim.

Araştırdınız mı?
Elbette… Fatih’in Anadolu’ya gönderdiği, şüphelendiği ne kadar şeyh varsa Beyazıt ile beraber geri geliyorlar. Tekrar o eski mülklerini alıyorlar. Dolayısıyla böyle bir derin kavganın ortasında o geriye dönenlerin kendilerini haklı göstermek için mutlaka kendilerini kovan, haksız gösteren unsurları ortadan kaldırması gerekiyordu. Ben işte o tarihten kazınma olayını büyük ihtimalle buraya yoruyorum.

AKLI OLMAYANIN DİNİ DE YOKTUR

Romanda sıradan olaylara farklı boyutlar kazandırılmış. Siyah kedi, güvercin olayı var. Sıradan gibi görünüyor ama bir sonraki aşamasında bakıyorsunuz onlar aslında bir başka amaçla kullanılıyor. Bir de bunu tekrar dönüp bilimsel ve teknolojik olarak izahı yapılıyor. Bu unsurlar romana nasıl girdi?
Ben bilimselliği ispatlanmayan hiçbir şeye inanmama yönünde yetiştirilmiş bir insanım. Hatta “Aklı olmayanın dini de yoktur” diyen bir dine inanıyorum. Dolayısıyla benim inanacağım her şeyin akli bir temelinin olması lazım. Yani hem aksiyon ve görsellik kısmını Batı’dan almam hem de bizim o Doğu’nun felsefi derinliğini vermem gerekiyordu.

Dolayısıyla hem Mesnevi’yi okumuşum hem de Bostan ve Gülistan’ı biliyorum. Hem Hafız’dan beslenmişim hem de Ömer Hayyam’dan. Öte yandan Stephen King’in insanları nasıl etkilediğini, nasıl korkutup ürküttüğünü biliyorum. Alacakaranlık hikâyelerinin gücünü biliyorum. Şimdi bütün bunların hepsini harmanlayarak bizim olan yerli sentez oluşturmaya uğraştım. Bazı temel unsurlar her dönemde her zaman prim yapıyor. İşte bunlardan bir tanesi siyah kedi. Bir tanesi güvercinin beyaz ve temizliği ifade etmesi. İnsanlar merdivenin altından geçmez, kara kedi gördü mü yolunu değiştirir. Okurla nasıl biraz oynayabilirim, neyi nerede nasıl çarpıtabilirimin hesabını yaparken bu çıktı ortaya.

KAHRAMANLAR YABANCI OLSA DA DUYGULAR MUHTEMELEN BENİMDİR

Yaşanan aşk da gerçek mi?
Tabii ki gerçeklik payı var.

Bizzat sizin yaşadığınız bir aşk mıdır?
Kahramanlar yabancı olsa da içlerinde yaşamış oldukları hesaplaşmalar, duygular muhtemelen benimdir. Çünkü insan bilmediğini anlatamaz, ifade edemez. İfade edilse bile çok yapmacık kalır. Romanın kahramanı işte bir Ermeni Türk’e âşık oluyor. Gerçek hayatta bu insan Ermeni değil de atıyorum Alevi’dir ve Sünni bir kıza âşık olmuştur. Ya da Rum’dur gidip bir Çerkez kızına âşık olmuştur. Burada bir tür zemin kaydırması yapmışımdır.

Her ne kadar belli dönemlerde empoze edilse de basketbol Türkiye’de çok öne çıkan bir spor dalı değil. Romana baktığımızda basketin konu alınmasının özel bir anlamı var mı?
İki tane özel anlamı var. Bir tanesi benim basketbol yönüm de var. Bir dönem kız basketbol takımı çalıştırdım. İkinci bir boyutu da kahramanımız Boğaz’da yaşıyor. Belli bir sosyal statüsü var. O coğrafyada bunun futbolcu olması çok mantıklı değildi. Zaten biz pek çok federasyonda, işte atletizm olsun, futbol olsun, bu tür çirkefliklerin yaşandığını biliyorduk. Şimdi basketbol buna göre belki biraz daha temizdir. Temiz bir yer üzerinden o kirlilikleri yansıtmayı denedim. Çünkü basketbolu gerçekten iyi biliyorum. Futbolu da iyi biliyorum ama aynı heyecanı aktaramayabilirdim.

MÜSLÜMANIM, TÜRKÜM DİYENİN BÖYLE OLMAMASI GEREKİYOR

Oyuncu üzerinden Türk – Emeni kavgası yapıyorsunuz. Gerçek hayatta o yoğunlukta bir şey var mı?
Bu sadece Ermeniler bazında değil, bütün gayrimüslim unsurları içeriyor. Ben bunu pek çok unsur için de görüyorum. Gayrimüslim unsurların bizden olmadığını, bir şekilde düşman olduklarını, fırsat buldukları zaman bizi arkadan vuracakları bilinci ve ruhu bizim genlerimize yerleştirilmiş. Bu aradan çıkartılıp atılabilir mi, bilmiyorum. En basitinden bugün adamların normal hakkı olan okullarını bir gerekçe gösterip kapatıyoruz daha sonra onu nasıl açabileceğimiz üzerine kavga yapıyoruz. Gördüğünüz gibi bunu da yapamıyoruz. Şu sürece baktığınız zaman gösterilen tepkiler, yapılan iki yüzlülükler aslında bu olayın benim söylediğim boyutta olduğunu göstermiyor mu? 6 – 7 Eylül olaylarında gitmek zorunda kalan unsurların bugün bize ne duygular beslediğini göstererek, bu çekişmenin nereye gideceğini de anlatmaya çalıştım. Müslüman’ım, Türk’üm diyenin böyle olmaması gerekiyor. Özellikle bu romanda biraz da onun altını çizdim. Orta Asya vurgusundan ben rahatsız değilim. Gerçekten bugün Orta Asya ruhu Türkiye’ye gelip hakim olacaksa hiç sıkıntı yok. Çünkü Orta Asya’daki oba mantığı bize gösterilen, dayatılan manada bir milliyetçilik değildir.

Atıyorum bir tane zenci çocuk gelip obaya katıldı, onlarla beraber savaşıyor, aynı hedefleri var. Ya da işte savaşırken iki obanın çıkarları birleşiyor. Orada ırk, inanç söz konusu değildir. Tamamen obanın içinde kaynaşma mantığı vardır. Şimdi Türkiye oba mantığına kavuşacaksa ben Orta Asya tezlerinin de gelmesinden yanayım

TUNÇ’TA BENİM FAŞİST YÖNLERİM VARDIR

Yaşar İliksiz bu romanda bir Agah olarak karşımızda. Onun dışında bilmediğimiz başka bir yerde var mı?
Agah’ın yüzde 10’u benimdir. Diğer bütün kahramanlar da ben olabilirim. Çünkü kendi duygularımı verdim. Yaşamadığım duyguları nasıl ifade edebilirdim ki? Tunç’ta da benim faşist yönlerim vardır. Gençlik döneminde olaya böyle ketum baktığınız, inancınızın dışındaki bütün unsurları hor gördüğünüz yıllar vardır Bu zaman içinde ilimle, bilimle çalışarak yenilecek bir şey. Üniversitede herkesin bir takım hırsları vardı, bir yerlere koşarlardı falan. Ben çok kaygısız bir adamdım, umurumda değildi. İnsan o rahatlığa, kaygısızlığa nasıl ulaşıyor? Bunlar bana has özellikler başkalarında olmayabilir. Belki söz konusu kötü güçler benim içimdeki kötü güçler de olabilir. Çünkü ben o nefreti tattım ki hissettirebiliyorum. Ama o nefreti birileri bana bir gün aşılamış ve başarılı olmuş olabilir. O nefreti ben sürekli içimde yaşatıyorsam, sorgulanıyorsam… Tunç’un oradaki sorgulamaları o açıdan önemli. Yanlış yaptığının bilincinde, bir şeyler hissediyor ama tanımlayamıyor. İnsanın olgun olabilmesi için tanımlamayı yapabilmesi lazım.

Janet de benim saflığım vardır. Mesela lisede insanlar dışarıda siyasi kavga yapıp birbirini yerken ben spor salonundan çıkmazdım. Ben Gökçeada’da okudum. Gökçeada’da 4 – 5 tane Rum köyü vardır ve biz hafta sonu gidip bakardık. Ben orada daha Türkçe bilmeyen Rum olduğunu biliyorum. Şimdi biz bu insanların bahçelerinden meyve çalardık. Bizi kovalarlardı. Ne dedikleri bilmiyorduk ama belki de adam bize, “Meyveyi al da dalını koparma” diyordu. Hepsi 60 – 70 yaşında insanlardı. Ben orada genç görmedim, çekip gitmişler. Tabii bunları merak edip araştırıyorsun. Bu insanlar niye gitti? “İşte bunlar zengin, kökleri dışarıda” deniliyor. Genellemeci mantıkla düşünüldüğü zaman her şeye bir çözüm bulmak mümkün. Ama sorunun aslı nedir? Bu insanlar ne düşünüyorlar? Ne hissediyorlar? Sorup o insanlarla konuştuğunuz zaman, birlikte yaşadığınız zaman olayın hiç de sizin genellemelerinizle örtüşmediğini görüyorsunuz.

GÖRÜNMEYEN ADAM EFSANESİ İLE BİZİM RİCAÜL GAYB İNANCI ÖRTÜŞÜYOR

Bilimsel ve teknik anlamda izah etmediğiniz diğer tip var, Malik. Malik tiplemesine neden ihtiyaç duydunuz?
Çizgi roman kültürü çok zengin bir insanım. Türkiye’de bugüne kadar çıkmış olan bütün çizgi roman serilerini aşağı yukarı bütün ciltleriyle okuyup, hatmetmiş bir adamım. Onun için süper kahraman olgusu nedir? Okuru nasıl cezp eder? Bunu biliyorum. Kahramanı oluştururken hikayenin hemen girişinde çok eski bir İstanbul efsanesi vardır. İstanbul’u Konstantin’e görünmeyen bir önderin kurdurduğu, Konstantin’in son nefesinde göstermelik olarak vaftiz edildiği söylenir. Ama ortaya konulanlara bakıldığı zaman Bizans’ı Kudüs’ten daha görkemli bir Hıristiyanlık yapma projesi bu adamın öyle az buz Hıristiyanlık ilgisi olmadığını gösteriyor. O görünmeyen adamın ne olabileceği noktasına dikkat çekmeye çalıştım. Şimdi bakıyorsunuz görünmeyen adam efsanesiyle bizim rica-ül gayb inancı örtüşüyor. İstanbul’da nereye gitseniz mutlaka böyle bir Hızır gören, tarif edilemeyen şey gören insanlar vardır. Bunu ete kemiğe büründürürsem çok anlamlı olmayacaktı.

KALEYİ DIŞARIYA KARŞI SAVUNABİLİRİM AMA İÇERİYE KARŞI SAVUNAMAM

Roman sanki devamı olabileceği bir izlenimle bitiyor…
Aslında romanın devamını düşünmüyordum çünkü gerçekten çok yorucu bir şey. “Düşünmüyorum” dedikten sonra bir şimşek çaktı. İstanbul’un fethinde çok muğlak bir karakter var. İstanbul’a Venedik’ten gelen bir şövalye savunmayı çok iyi biliyor. Sırf Allah rızası için, muhtemelen paralı bir asker, İstanbul’a yardım için geliyor. Osmanlı kuşatmasını yarıyor, savunmayı yönetiyor, O Cennetin Krallığı filminde olduğu gibi. Fethin gecikmesinin bir sebebi varsa onda bu vatandaşın katkısı çok büyük. Nerede, ne yapacağını çok iyi biliyor. Yıkılan surları anında onartıyor. O kişi bütün Bizans kaynaklarında ortaktır. Konstantin O’nun gitmemesi için yalvarıyor. Bir rivayete göre en sonunda sırtından ok yiyor. Diyor ki; “Ben kaleyi dışarıya karşı savunabilirim ama içeriye karşı savunamam”. Yani içeriyi de fethetmişler tarzında bir söylemi var. Sonra çok enteresan bir şekilde ulaşabildiğim kaynaklara göre aynı şekilde bu adam yaralı olarak savunmayı yarıp kaçmayı da başarıyor. Şimdi burada bir hatıra, anı bırakmış mıdır? Bunu araştırıyorum. Belki imkansızı araştırıyorum ama eğer bir gün bir yerde bununla ilgili veri bulursam, bu adamın hikayesini sonradan öğrenebilirsem muhtemelen onun hikayesi üzerinden bu romanı devam ettirebilirim.

En çok satan kitaplar arasında olmasının nedeni nedir? Neden kitap bu kadar ilgi gördü?
Bu satış eğer benden dolayı ise yani Yaşar İliksiz yazdığı için satıyorsa muhtemelen kurgudandır. Gerçekten kurgu üzerinde çok uğraştım. Tarihle ilgili bölümlerde hata yapmamak için tarihçilere gittim. Sinemasal anlatım olan bölümlerde sinemacı arkadaşlarıma gittim. Sağ olsunlar hepsinden yardım aldım. Onların vermiş olduğu öğütleri de dikkate aldım. Onun dışında kitap çok iyi dağıtıldı.. Medyadaki arkadaşlar da tanıtım bazında ellerinden geleni esirgemediler. Bütün bunlar bir araya gelince artık iyi bir helva çıkar herhalde.

Kitapda en çok ses getiren konulardan biri de Fatih Külliyesi ve caminin bulunduğu alanda Bizans İmparatoru 1. Konstantin döneminde inşa edilen Havariler kilisesine Hz. İsa’nın havarilerin mezarlarından kemiklerin getirilmesi oldu. Bu konu neden bu kadar tartışıldı?
Medyanın ve insanların olaya bakışı çok önemli. Burada bir havarinin kilisesi olduğu gerçek ve tartışılmaz. Kilise var. Bu cami bir kilisenin üzerine inşa edildi. Bizans’ın Kudüs’ten daha görkemli olma yolunda projesi de var. Rölik dediğimiz şeyler vardır. Bu röliklerin bir tanesi Luka. Konstantin zamanında kemiklerin getirilip getirilmediğini bilmiyoruz. Kayıtlar sağlıksız ama bir sonraki ki onun da adı Konstantin ilginçtir, yani oğlu zamanında görkemli bir törenle 3 tane havarinin kalıntıları getiriliyor. Burada rölik dediğimiz kalıntılar sadece kemiklerden ibaret değil. Hemen her şey… İsa’nın göğsüne saplanmış olan mızraktan, gerilmiş olan çarmıhtan tutun bütün o havarilerinin özel eşyalarına kadar ne varsa İstanbul’a taşınma projesi var. Bunun için görkemli törenler de yapılıyor. Buralarda sıkıntı yok. Tabutlar olduğu da kesin. Bazı tarihçilerimizin dediği gibi tabutlar simgesel olarak da kullanılmış
olabilir.

VELİ DEDİĞİMİZ PADİŞAHIMIZ MALTA ŞÖVALYELERİYLE PAZARLIK YAPIYOR

İki havari ve vaftizci Yahya’nın kemiklerinin getirildiğine dair rivayetler var. Bu rivayetler doğru mudur?
Şimdi bugün vaftizci Yahya’nın kol kemiği Topkapı Müzesi’nde sergileniyor. Asıl buranın tartışılması lazım. Fatih’in kazındığına dair tezime, “Olur mu öyle şey falan” deniliyor. Bu benim tezimi biraz daha kuvvetlendiriyor. Ben toplumda yanlış anlaşılmasın diye kitapta bahsetmedim. Çünkü Fatih Sultan Mehmet’in ölümünden sonra bizim o sofu, veli dediğimiz, yere göğe sığdıramadığımız padişahımız Malta şövalyeleri ile pazarlık yapıyor. “Ben size bu Rölikleri vereyim, siz de Cem’i İstanbul’a göndermeyin” diyor. Röliklerin ne kadarının Fatih zamanına ulaştığını bilemiyoruz. Çünkü bu kilise yapıldıktan 80 – 90 yıl sonra bir deprem oluyor. O depremden sonra bir daha inşa ediliyor. Bir daha deprem oluyor. 1208 yılında bir Latin yağması var ve o yağmadan ne kadar kurtulduğunu bilemiyoruz. Fatih Sultan Mehmed buraya külliyeyi yaptırdığı zaman belki sadece bir tane duvar vardı. Burada sıkıntı yok.

Fatih sadece iki yerde eskiye müdahale ediyor. Hiçbir kiliseyi falan değiştirmiyor.
Sadece Ayasofya’ya gelip perde çekiyor. O da bugün anladığımız manada üzerine boya boyamak, harç çekmek değil. Hıristiyanlık unsurlarına, tasvirlerine perde çektirip namaz kıldırıyor ve camiye çeviriyor. Ondan sonra biliyorsunuz tamamen bir tarihi yağma söz konusu. İkincisi de Fatih külliyesini Havarinin kilisesinin üzerine inşa ediyor.

Bunun sembolik bir anlamı var mı?
Burada kendisini Doğu’nun ve Batı’nın büyük hükümdarı olarak niteleyen büyük Konstantin’in mezarı da var. Kendi mezarını onun üstüne koydurmak suretiyle de bir üstünlük göstergesi sağlıyor. Olayın bu yönü de önemli. Elimizde ne kadarı vardı bilmiyoruz ama bilinen şu ki; Beyazıt bunu alıp Cem sultan için pazarlık konusu yapıyor. Bunun en bariz örmeği de elimizdeki o mızrak ucu. Bugün İzmir’de olduğuna inanılan bir mızrak ucu var, muhtemelen odur. Ama elimize gelmeyen, Vatikan’da diğer şövalyelerin ellerinde kalan neler var bunu bilmiyoruz. “Ben size havarilerin bu kutsal emanetlerini vereyim, siz Cem’i göndermeyin” şeklinde bir pazarlık var. Malta şövalyelerine veriyor. Biz daha bunları tartışamıyorken caminin altında kilise var mı? denildiğinde, “Yok canım olmaz öyle şey” diyen bilim cahili bir kitle ile neyi tartışacağız?
Yükleniyor...
bırakın yağmur yağsın